05 November, 2019

Kendimizle Yüzleşmek ve Anka Kuşu


Yaşam ve realite…İçinde sonsuz paradoksları ve ironileriyle, gün ve gün yaşamaya devam ettiğimiz bu hayat. Her gün, bu kaos içinde rolümüzün ne olduğunu bulmamız gerektiğini bilme duygusu ve bu duyguyu bastırmak için verdiğimiz savaş. İçimizde büyüyen acı. Burnumuzun dibinde öylece duran o büyük soru ve bizim o soruyu görmezlikten gelerek harcadığımız yıllar…Kimimizin kendini “uyanmış” kategorisine koyarak ezbere okuduğu cümleler...

Buraya, bu yaşamın içine neden geldiğimizi bulmamız gerektiğini hepimiz biliriz içten içe. Sanki sayısız günümüz varmış gibi, sahneye çıkmanın verdiği heyecan ile belki de; kendimizi başkalarına sevdirmek, beğenilmek, birilerine üstünlük taslamak, birilerine bizsiz varolamayacakların ispatlamak gibi amaçlarla, birşeyler kanıtlamak zorunda hissederek geçiririz hayatlarımızı. Bu böyle sürer gider yıllarca. Kim olduğumuzu ve evrendeki rolümüzü bulmak için yapmamız gereken yegane şeyi -kendimizle yüzleşmeyi- erteler dururuz. Bunu yaparken de doğanın dengesini bozmaya devam ederiz. Başkalarını kırarız, yalanlar söyleriz, yardım etmeyiz, sırtımızı döneriz insanlara, hayvanlara ve doğaya. İçten içe birşeylerin yanlış gittiğini biliriz. Yapmamız gereken asıl şeyi yapmadığımızı hissederiz, ama yıllar içinde aynı döngülerde yaşayıp durduğumuz için, o yapmamız gereken şeyin ne olduğunun adını bir türlü hatırlayamayız.

Ancak yaşantılarımızı üzerine kurduğumuz kağıttan kaleler bir gün yıkılacak kadar sarsılacaktır. Çünkü öz benlik, hayata geliş ana amacını kaybetmiş alt benliğe büyük bir sürpriz yapacaktır. Bu kaçınılmazdır. Realitenin içindeki karma sistemi hiç şaşmaz. Kişinin durup kendisi ile yüzleşmesi için bir fırsat çıkaracaktır öz benlik. Bir kırılma noktası yaşatacaktır. İşte bu kırılma noktası, ne kadar acı verirse versin, karşınıza çıkacak en büyük şanstır. Çünkü asıl aydınlanma; içine düştüğünüz dipsiz çukurda en derinlere gittiğinizde bulacağınız şeydir. Asıl iyileşme, asıl özgürleşme, varlığının gerçeğini keşfetme, doğrunu bulmak işte tam da buradadır. Burası duygularınla, acıyla ölmenin ve küllerinden bir anka kuşu olarak, özgürleşmiş olarak doğduğun yerdir.

Mevlana yazdıklarında hep bunu anlatmıştı. “Yara ışığın içine sızdığı yerdir” demişti mesela. “Kalbin bir gün seni sevgiliye götürecek. Ruhun bir gün seni sevgiliye taşıyacak. Sakın acında kaybolma. Bil ki çektiğin acı bir gün dermanın olacak.” demişti.

İşte bu kırılma noktası herkese gelir. Bir anda işinizi kaybedersiniz. Eşiniz sizi aldatır. Yardım ettiğiniz kişiler, arkadaşlarınız size sırtlarını dönerler, bir yakınınız ölür, bir kaza geçirir ve sakatlanırsınız. Birşey mutlaka olur. Çünkü durup bir düşünmeniz gerekecektir. Kendinizi sorgulamanız, neden acı çektiğinizi bulmanız, kim olduğunuzu, buradaki rolünüzü keşfetmeniz gerekecektir. Aynaya bakmanız için bu sizin en büyük şansınızdır.

İnsanların karşısına bu kırılma noktaları çıktığında genelde bunlardan kaçarlar. Anti depresan kullanırlar, kafalarını meşgul edecek başka uğraşlar, insanlar ararlar. Kendilerini, alt benliklerini, programlarını, yani egolarını tatmin edecek şeylerin arayışına girerler.

Oysaki durup bir dinlemek vardır kendini. Yüzyıllardır açmadığı tavan arasına, bodruma inmek vardır. Doğruyu aramak vardır. Hani çocuklar oyun oynarken hiçbirşeyi umursamadan, dertsizce oynarlar ya oyunlarını, işte o ruh hali ile, ağırlıklarını bırakmış olarak yaşamak vardır acıların arkasında. Yani masumiyete geri dönüş vardır. Hep doğrularla yalansız yaşamayı seçmek vardır. Ama acı o kadar kuvvetlidir ki. Aynada haykırırsın “neden bu böyle oldu?” diye.

İşte o soruları sormaya devam etmek gerekir. “Bu neden başıma geldi?” sorusunu sorup beklemek gerekir. “Bu acıyı hissetmemin ardındaki neden ne?” diye sormalıdır. Sonra sabırla beklemek gerekir. Çünkü acıdan uyuştuğunuz bir gün, sorduğunuz sorunun cevabını almaya başlarsınız. Rüyalarınızı paramparça eden olayı neden yaşadığınızı bulmaya başlarsınız. Birçok cevap gelecektir. Ama yanıltıcı cevap o acı içinde boğulur gider. Çünkü o kadar uzun süre bu acının içinde kalmış kişinin duyguları ölür. Bu acıyı çekmektense, ölümün daha kolay olduğunu gördüğünüz ve bu acıyı yaşamaya devam etmeyi seçtiğiniz an, kafanızın içindeki yanılgılar susuverir. Geriye gerçekler kalır.

Aldığınız cevabın gerçek olduğunu nasıl anlarsınız biliyor musunuz? O cevabı içinizde tekrarladığınızda bir anda içinizdeki acı veren duygular yerini bir boşluğa bırakır. Kalbinizi ağrıtan, ağırlaştıran etkenler ortadan kalkar. Bilirsiniz, doğru yanıtı aldığınızı bilirsiniz.
İnsanın kendini sorgulaması esnasında kafasında konuşan iki ayrı farkındalık vardır. İki ayrı ses gibi size suçluluk duygusu, değersizlik duygusu gibi duyguları empoze eder durur bu sesler. Birinci farkındalığı siz kişiliğiniz ve idealleriniz olarak algılarsınız. Bunlar size zihninizin dizayn ettiği kişiliktir. Diğer ses ise o kişilikten sizi uzaklaştıran bu kırılma noktalarını kullanarak sizi eleştirip duran, acı veren bir başkası gibidir. Mesela “sen bunları hakedecek insan mıydın?”der. “Ne yapacaksın bakalım şimdi?” der. Ve bu iki ses konuştukça duygular köpürür durur.

İşte bu noktada kilit soruları sormak gerekir. Mesela “Bu duyguyu hissetmenin ardındaki neden ne?” diye sormalıdır. Cevap gelecektir. “Reddedildin”, “Seni sevmediler”, “Tüm emeklerine rağmen seni terkettiler, artık yalnızsın.”

Sonra bu acıyı gerçekte kimin çektiğini sorgulamak gerekir. Kafanızdaki hangi ses yaşamaktadır bu duyguyu? Bunlardan hangisinin gerçek siz olduğunu bulmanız gerekir.

İşte bu şekilde ilerlersiniz tozlu tavan aralarında. Bu kırılma noktası size geçmişte bir köşeye atılmış çözülmemiş tüm duyguları ziyaret ettirir. Sonra, bir noktada, geçmişin tüm olaylarında davranışlarınızı belirleyen temel faktörleri bulursunuz. Bu faktörler hep benzer nedenler etrafında dolaşır. “ilgi ve sevgi görme ihtiyacı” etrafında. İşte o zaman içinizden dışarıya doğru taşar bir sevgi pınarı. Çünkü siz her yaşadığınız acı verici tecrübede sevgiyi aradığınızı farkedersiniz. İşte o zaman dışarıya doğru çağlamaya başlayan bu sevgi pınarı kendinizi sevdirir size. Affedersiniz kendinizi. Bundan sonra yaşadıklarınızda verdiğiniz kararlarda artık “sevgi arayışının” kölesi değilsinizdir. Artık kendinizi seversiniz. Bir gül gibi açılır kalbiniz. Özgürleşirsiniz. Özgürce sevmenin ne anlama geldiğini farkedersiniz. Artık takıntılarınız yoktur. Mutluluğu her an her koşulda bulabileceğinizi bilirsiniz.

Artık bu acıları yaşayıp gerçeğinizi bulduktan sonra, doğrularınızla yaşarsınız. Doğrularınızı söylemekten korkmazsınız. Sonra hiç beklemediğiniz bir anda, belki bir gün sabah uyandığınızda bir farkındalık iner bedeninize. Bedenin hem içinde hem dışında olduğunuzu farkedersiniz. Kimliğinizin yok olduğunu ve genişleyen bir baloncuk içerisinde her yerde var olduğunuzu farkedersiniz. Bedeninizin burada sadece bir araç olduğunu sezersiniz. Başka insanlarla konuşmalarınızda size söylenenler sanki sizin kendinizle konuşmanız gibi olur. Sizin başka versiyonlarınızın bu yaşadığınız uyanışta geçtiği aşamaları geçtiklerini farkedersiniz. İnsanların doğru söyleyip söylemediklerini, egolarının programının ne olduğunu, acılarını görürsünüz gözlerinde.Çünkü gözler yalan söylemez.

İşte antik çağlardan beri anlatılan “phoenix”, yani küllerinden doğan anka kuşu hikayesinin arkasındaki temel gerçek budur. Her insanın kendisi ile yüzleşerek, acıyla ölüşü ve acıların içinden doğrularını bulmuş ve özgürleşmiş olarak yeniden doğuşu anlatılır. Ne mutlu bunu yaşamaya cesaret edebilene…

Ve bu yazdıklarımdan sonra yine Mevlana’nın sözüyle bitirmek istiyorum:

“Kalbin bir gün seni sevgiliye götürecek. Ruhun bir gün seni sevgiliye taşıyacak. Sakın acında kaybolma. Bil ki çektiğin acı bir gün dermanın olacak.”



No comments:

Post a Comment