20 September, 2016

Atlantis ve Lemurya



Bu yazı, www.thegreaterpicture.com web sitesinden izin alınarak tercüme edilmiştir. Kendilerine teşekkür ederiz.

Dünya’daki ilk medeniyet olan Hybornea’nın düşüşünden sonra, yeni bir medeniyetin oluşması çok zaman aldı. Bunun bir nedeni yaklaşık 8 milyon yıl önce, Hybornea’yı sona erdiren nükleer savaş ve doğal felaketlerle gezegenin çok uzun bir süre yaşanamaz hale gelmiş olmasıydı. Diğer bir nedeni ise Samanyolu Galaksimizde, bizden çok daha gelişmiş barışçıl gezegenler birliği Galaktik Federasyon içindeki derin üzüntü idi. Çünkü Hybornea evrende başka yerlerde birbirinin düşmanı olan çeşitli antik ırkların harmoni içinde bir toplumda yaşadığı mükemmel bir örnek olmalıydı. Bunun bir savaşla sona ermesi birlik için çabalayan Federasyon için çok büyük bir hayal kırıklığı olmuştu.

Fakat zaman geçti, Dünya kendini onardı ve sonunda Vera yıldız sisteminde bizim gezegenimizde yaşayabilecek bir çeşit deniz memelisi bulundu. Bu durum, oradaki varlıklardan birkaçını yakalayıp burada salmak anlamına gelmiyordu. Karmaşık bir laboratuvar deneyinde olduğu gibi çok fazla hazırlık, çeşitli alanlardaki uzmanlara danışma gerektiriyordu. Bu varlığın daha sonra ne olacağına, toplumun ideal olarak gittiği noktaya dair bir plan yapılmalıydı. Kristal kafataslarının burada bir rolü olduğu söyleniyor. Bu kristaller tüm dünyaya yayıldı ve yeni gelişen insan bilinci için bir taslak olma görevini gerçekleştirdi.

Bu yaratılış süreci bu web sayfasında tartışmak için çok karmaşık bir konu, çünkü “kök ırklar”ın da içinde bulunduğu, daha yüksek ruhsal kurallar ve görüşler de bununla ilgili (İlkelden tam bilinçli insan olmaya adım adım onbinlerce yıllık geçiş süreci). Şimdilik sadece, 900,000 yıl önce Pasifik Okyanusunda bir grup adaya getirilen ilk varlıkların şu anki insana hiç benzemediğini söyleyelim. Bu ada grubuna Lemuria ya da basitçe Mu deniyordu.

"Uzun zaman önce, Galaktik Federasyon olarak bu gezegeni kolonize ettik ve genel olarak Lemurya dediğinizi oluşturduk. Bu sihirli diyarda hem yüzey altında hem yüzeyde büyüdük. Bu yüksek medeniyet Dünya Ananın kutsal özünü ve onun en çeşitli ekosistemlerini korudu.”
- Siriuslular, Sheldan Nidle yoluyla kanal mesajı, 3 Temmuz 2012

Atlantis Atlantik Okyanusunda ve Kumari Kandam Hint Okyanusunda iken, su yüzeyinde şu an olduğundan çok daha fazla kara vardı, çünkü Güney Kutbu okyanusun üstünde ve Dünya’nın ekseninin değişmesinden beri olduğu gibi toprağın üzerinde değildi. Kutuptaki buzların çoğu eriyip de her iki kıtayı da felaketler vurduktan sonra, sadece kıtaların en üst bölümleri su seviyesi üzerinde kaldı. Atlantis yerinde Azor ve Karayipler, Lemurya yerinde de Hawai ve Okyanusya kaldı.

Bir sonraki safha

Gerekli doğal felaketlere rağmen, yeni insan başarılı bir şekilde gelişti ve yaklaşık 300,000 yıl önce hikayeye Atlantis isminde yeni bir bölüm eklendi.

Bahsedildiği gibi, Atlantis Atlantik okyanusunda, Avrupa ve Afrika’dan yaklaşık 1500 km uzaklıkta idi. Burası cennet gibiydi, sıcaklık yıl boyunca 25 derece civarındaydı. Yeryüzünde pekçok volkan vardı ve bu yüzden toprak bereketli idi. Atlantis Dünya üzerinde olan en gelişmiş medeniyet seviyesine ulaştı. Bizim şu an olduğumuzdan çok daha gelişmişlerdi, hem ruhsal hem teknolojik olarak. İnsanlar doğa ve daha yüksek alemlerden ve gezegenlerden varlıklar ile uyum içinde yaşıyordu. Atlantis ve Lemurya hatta Galaktik Federasyon üyesiydi.

Hava sahası, dünya çapında insanların sözlü gelenekleri ve eski Sanskrit metinlerinde bahsedilen (Hopi, kızılderili kabileleri, İrlandalılar, Keltler ve Hintlilerin gelenekleri ve metinlerinde olduğu gibi) çok çeşitli uçaklarla kontrol ediliyordu. İnsanlar ayrıca denizaltılar ve bilgisayarlar da yapıyorlardı, güneş ışığından ve kuartz kristallerinden elde edilen bedava enerji vardı, ve bir çeşit televizyon sistemi de mevcuttu. Sadece doğal maddeler kullanılıyor ve kullanılmayan herşey, mesela çöplerin geri dönüşümü yapılıyor ya da bunlar yok ediliyordu. Yıl boyunca gündönümlerinde mesela, Dünya Ana ile ve birbirleri ile olan sevgi ve birliği kutlamak için birçok kutlamalar ve merasimler oluyordu.


Son 20-30 yıldır, Karayiplerde yapılan çeşitli dalış seferlerinde su altında garip yapılar bulundu. Mesela Bahama Adalarından Bimini’de, başka şeylerin yanında megalitik duvarlar ve yüzlerce metre uzunluğunda yollar bulundu. Yollar dikkatli yapılmış temel üzerindeydi ve bu nedenle doğal olarak oluşmasına imkan yoktu. Piramitlerin hatları da belli oluyordu. Sonar görüntüleri ve fotoğraflar çekildi. Fakat bu buluşu Dünya ile paylaşmayı denedikleri zaman, ana medya ve bilim bu konuyla neredeyse hiç ilgilenmedi ve otoriteler aktif olarak onları yeni seferlere gitmemeleri için sabote etti.

Medyum Edgar Cayce’ye göre, Bimini (Aşağıdaki resim) Atlantis’in 3 geniş adalarından biri olan Poseidia denilen adada mevcut olan bir dağın tepesiydi. O zaman su seviyesi şu ankinden 100 metre daha alçaktı.

Sonun başlangıcı

Olaylar son 26,000 yıllık döngüye girildiğinde (Resmi olarak 2012’de sona eren döngü) yanlış gitmeye başladı. Evrende olan herşeyde olduğu gibi, bu bir tesadüf değildi. Bu döngünün ikili olması gerekiyordu, çünkü ruhlar hem iyi hem kötünün olduğu bir toplumda iyi öğreneceklerdi. Pratikte bu Reptilyan gibi negatif Dünya dışı varlıkların Dünyaya (tekrar) gelmesiyle ve en tepedeki liderlere, yüksek rahiplere, karışmalarıyla oldu. O zamana kadar Atlantis, çeşitli yanardağ patlamaları ve depremler nedeniyle ayrılmıştı, ve bu adalardan birinin lideri Dünya dışı varlıkların ayartmalarına uydu.

Yüksek ruhsal gelişiminin dünyevi ve fiziksel zevkler için fırsat kollamaya başlaması uzun sürmedi. Sadece ortak amaçlar için var olan ve kullanılan yüksek teknoloji artık başkaları ile savaşmak için kullanılıyordu. Diğer adalar ve Mu, ana toprak, bu gelişmeleri ilgi ile izlemekte idi (mümkün olduğunca izleyebilecekleri kadar). Atlantis’lilerin kendileri için taktıkları yeni isim olan “İblisin Oğulları” nın savaş tarzı uygulamalarından etkilenmemek kaçınılmaz görünüyordu. Ve sonunda beklenen oldu.

"Kendilerini düşünmekten başka hiçbir değerleri yoktu.” –İblisin Oğulları hakkında bir Edgar Cayce yorumu

Yaklaşık 25,000 yıl önce, yozlaşmış Atlantis’liler Lemurya ile Dünyanın geri kalanının nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda tartıştılar. Çünkü Dünyada Lemurya ve Atlantis medeniyetleri dışında da medeniyetler vardı: Dünya boyunca küçüklü büyüklü medeniyetler oluşmuştu. Mısır ve Libya, Güney Afrika, Antarktika (O zaman Avusturalya’nın şu anki iklimi vardı) , ve Asya’da bulunan “Yü” denilen bir imparatorluğu düşünün. Ayrıca her yerde ilkel kabileler vardı. Atlantis bu medeniyetleri yönetmek istiyordu, fakat Lemurya onların kendi kendilerine gelişmelerinden yanaydı. Bu anlaşmazlık öyle büyüdü ki “İblisin Oğulları” ve onların Dünya dışı ortakları Lemurya’yı ortadan kaldırmaya karar verdiler.

Gecenin bir körü, Dünyanın o zaman sahip olduğu iki uydudan birisini atmosfere uzay gemileriyle sürükleyip Lemurya’nın üstünde yukarıda patlattılar. Yaşayanların büyük çoğunluğu uykudayken parçalar Lemurya’ya düştü. Bu büyük sarsıntılar yeraltı gaz alanlarının patlamasına neden olarak felakete daha da kötü bir boyut kazandırdı. Sonuç olarak neredeyse bütün Lemurya kıtası bir gecede harabeye döndü ve 60 milyondan fazla Lemuryalı hayatını kaybetti.

"Yaklaşık 25,000 yıl önce Atlantis’lilerin hain planları, çevrenin ölümüne neden olan yıkıcı deneylerin yapılmasıyla meyvesini verdi. Sonra, yaklaşık 13,000 yıl önce, durum kötüleşmeye devam etti ve siz hayatta kalabilmek için, Sümer isimleri olarak Anunnaki olarak bildiğiniz Dünya dışı varlıklara muhtaç oldunuz. Bu grubun o zamanki karanlık varlıkları sizi korku dolu savaş, nefret, din, ve arzu dünyasına hapsetti ve siz yine de bu korku ve sıkıntı dünyasında yaşamayı öğrendiniz. Şimdi bu durumun değişeceği zamana geldiniz”-Siriuslular-22 Şubat 2011 Sheldan Nidle yoluyla kanal mesajı


Felaketten kurtulan Lemurya’lılar ve anlaşmazlıklar artarken kaçanlar sıkça Agarta’ya sığındılar. Onların gelişine barışçıl davranmaları şartı ile izin verildi. Şimdi bile Agarta ağındaki pek çok yeraltı şehirleri Lemurya yerleşim yerlerindendir, Kaliforniya’daki Shasta Dağının altındaki Telos şehrinde olduğu gibi. Geçen yüzyılın sonuna kadar, burada yaşayanlar ritüeller yapmak için yüzeye çıkıyorlardı. Bu alanda nüfus artınca, bu ritüelleri yapmayı bıraktılar.

Olgunluk günleri

Atlantis ve Lemurya hikayesinin bu kadar karanlık bir şekilde sona ermesi trajik bir durumdur. Çünkü buralar çok güzeldi. Ve çok uzun sürmüştü çünkü her iki medeniyet de beraber birkaç yüzbin yıl yaşamıştı. Bugünkü gibi hiç bir yarış ya da hükümet zulümü yoktu, insanların kendi içlerinde ve diğerlerindeki en iyi şeyleri bulmaya bol zamanı oldu.

Amerika’daki pek çok Kızılderili Atlantis’ten “Eski Kırmızı Toprak” ya da “Alev Adası” olarak bahsederler. Bunun nedeni Atlantis’te yerin büyük ölçüde, belki de demir ve bakır gibi minerallerin zenginliğinden dolayı, kırmızı olmasıydı. Ayrıca, orichalcum denilen efsanevi bir metal duvarların, ibadethanelerin ve binaların süslenmesinde kullanılıyordu. Kitapları "Timaeus" ve "Critias"’ta Atlantis hakkında yazan Yunan Filozof Plato’ya göre bu metal Atlantis’te saf olarak çıkarılıyordu ve pembe bir pırıltısı vardı. Yakın zamana kadar bilim “orichalcum”un varlığına şüphe ile yaklaştı, ancak kısa bir süre önce Sicilya açıklarında eski bir gemi enkazından ilk defa 39 külçe orichalcum çıkarıldı. (2015)

Atlantis’te toprak o kadar bereketli idi ki yılda iki kez hasat yapılıyordu. Ada, şimdi ölmüş olup birkaç kilometre derinde olan, engin mercan kayalıkları ile çevrelenmişti. Bu, bugün bile görünür olup bu bölgenin önceleri çok daha yüksekte olduğunu kanıtlayan pek çok işaretten biridir, çünkü mercan genellikle 15-50 metreden derinde yaşamaz (güneş ışığı ulaşmadığından dolayı). Aynı şey kumlu sahiller ve küçük salyangoz kabuklarının (pteropod) sahile vuran kalın tabakaları için de geçerlidir, ki bunlar genellikle adaların gelgit çizgilerinde bulunur, fakat biz bunları bu bölgede birkaç kilometre derinde görüyoruz.

“Leydi Elche”, bir zamanlar renkli boyanmış olan 1987 yılında İspanya’nın Elche şehri yakınlarında bulunan bir heykeldir.Kendi türleri arasında benzersizdir ve çevresinde bulunan hiçbir şey ile benzerlik taşımaz. Ellen Whishaw ve bunu araştıran o zamanın başka önemli arkeologları bunun Atlantis gibi kaybolmuş bir medeniyetten olduğunu telaffuz etmiştir.

Bu İsa’dan birkaç yüzyıl önce Atlantis hakkında Plato’nun kitaplarında yazdıkları ile uyumludur. Bu kitaplar, Elche’nin bulunduğu vilayetin içinde bulunduğu, Alicante’nin bir Atlantik kolonisi olduğunu söylemektedir.Bu koloniye Gadeiros deniyordu ve yine İspanya güneyindeki Cadiz şehri de ismini buradan alır.


Ana Atlantis Adasının verimli ovaları neredeyse 200,000 kilometre kare genişlikteydi ve aynı zamanda taşıma sistemi de olan mükemmel işleyen bir sulama sistemi vardı. Burada bahçıvanlar ve çiftçiler doğa ile mükemmel harmoni içerisinde nüfusun 20 milyondan fazlasını beslemek için çalışıyordu.

Deva krallığı, ya da doğanın ruhları ile iletişim sanatını çok iyi biliyorlardı ve bu da her ekinden nasıl en iyi verim alınır bilmek demekti. 19. yüzyılda Azorları ziyaret eden batılıların, kayısı ve üzümden zeytin ve hindistan cevizine kadar hemen her çeşit sebze ve meyvenin bu küçük ada grubunda büyük ve vahşi çeşitlerine rastlaması bu yüzden boşuna değildir.

Atlantis’te her yerde kristal enerjisi kullanılıyordu. Güneş ışığı, yıldız ışığı ve eterik/ruhsal enerji etkisinde, kristaller uzak mesafelerde birbirlerine yayılan benzersiz titreşimler yaratıyordu. O yüzden gücü taşımak için kabloya da ihtiyaç yoktu. Kristal ayrıca göze güzel görünüyordu ve bu nedenle başta başkent Chalidocean’da Poseidon Tapınağında olmak üzere, Atlantislilerin yarattığı muhteşem şehir ve tapınaklara mükemmel şekilde uyuyordu.

Chalidocean dairelerden oluşmuştu ve ovalar üzerine kuruluydu. Muhtemelen bugüne kadar Dünya üzerinde var olmuş en güzel şehirlerden biri idi. Bu nedenle sıkça “Altın Kapılar Şehri” ya da “Zümrüt Şehir” diye de anılıyordu.

Kişisel bakımda kristaller yaraları ve çakra sistemlerini iyileştirmede, gençleştirme tedavilerinde, astral seyahatte ve başka pek çok şeyde kullanılıyordu. Endüstriyel kristaller toplumda diğer şeyler yanında tarımda, boyutlararası tüneller oluşturmada, Dünyanın içine yeri eriterek tünel yapıları yapmada, bir çeşit lazer ışını yaratmada uygun enerji alanlarını oluşturabilmek için kullanılıyordu.

"Güç ağı için kristaller Atlantis boyunca “poser” denilen üçgensel şekillerde yerleştirilmişti. Düzleştirilmiş bir altın-bakır çubuk ile küresel bir kubbe altında bağlanmışlardı. Belli yıldız, güneş ve yerçekimi enerji dalgalarını alabilmek için döndürülebiliyorlardı. Bu sistem, fabrikalara, sağlık kurumlarına, okul ve şirketlere olduğu gibi evlere, iş yerlerine, medya ve tiyatrolara enerji sağlıyordu.”- Başmelek Metatron, James Tyberonn tarafından kanal mesajı.


Azorlar
Atlantis’in dağ tepelerinin oluşturduğu şimdi Azorlar denilen Portekiz Adaları. O zaman birkaç kilometre daha yüksekte iken ve sonsuz karla kaplı olduğu farzediliyor olsa da, o zaman Atlantis’in nasıl göründüğü konusunda bir fikir verebilirler. Plato bunu “Critias” isimli kitabında şöyle tasvir ediyor:

"Eski başkent doğal kaynaklarla zengindi ve bir yiyecek bolluğu vardı. Yüksek dağlar kuzey rüzgarından koruyordu ve fil, at gibi hayvanlar otlaklarda dolaşıyor, göl ve nehirlerde su içiyordu. Bu cennete benzeyen adayı 10 kral yönetiyordu ve sakinleri orada mükemmel harmoni içerisinde yaşıyordu.”


Yükseklerdeki dostlar

“Altın Çağ” denilen süre boyunca yaşam bizim standartlarımıza göre oldukça garipti. Daha yüksek varlıklarla ve dünya dışı varlıklarla etkileşim tamamen normal birşeydi. Çeşitli uzay gemileri gökte uçuyor ve bedeni olmayan ışık varlıkları her gün görünen bir manzara idi.

Ruhsal olarak gelişen varlıklar, genelde etraflarındaki Dünya ile bağlantı kurmayı da öğrenirler, hem yaşayan varlıklarla hem de yaşamı olamayan varlıklar olarak kabul ettiklerimizle. Bu şekilde, Atlantis’in yüksek rahipliği zihinleri ile taş gibi bir malzemenin titreşimini yükseltebiliyor ve onu değişken yapabiliyordu. Bu da maddenin akıcı bir şekle gelmesine neden oluyor ve onu çok daha hafif yapıyordu. Rahipler daha sonra ellerini ya da basit gereçleri kullanarak mükemmel ayarlanmış kayalardan taş bloklar yapıyorlar ve bunlarla duvarlar ve piramitler inşa ediyorlardı.

Kendi titreşimlerini de yükseltebildikleri için, gerekirse kendilerini havada onlarca metre yükseltebiliyorlardı. Bu yetenek ayrıca seyahat için kullanılıyordu ve zaman zaman Atlantis’te uçan insanlar görülüyordu.

Sirius’lular, Pleiades’liler, Akturus’lular gibi bazı gelişmiş dünya dışı varlıklar burada insan olarak enkarne olmaya karar verdiler ve burada binlerce yıl yaşadılar. Gelişiminiz ne kadar iyi ise, fiziksel şeklinizi o kadar iyi belirleyebilirsiniz. Bu yüzden bu çok uzun boylu, güzel insanlar olmalarına neden oldu.

Anlaşılan dünya dışı ruhlarda kabul edilen o ki, bir kere bir gezegende enkarne olunca, birşeyler yanlış giderse, artık uzay ailenizden yardım isteyemezsiniz. Bu şekilde başka bir gezegende yaşam tam anlamıyla tecrübe edilebilir. Bu nedenle, Atlantis yok olduğunda, diğer Atlantis’liler de kara bulmak için kaçışırken, bu gruplar da aynı şartlar altındaydı. İşte bu yüzden bu güzel, uzun boylu insanların iskelet ve mumyaları Kuzey Amerika’da sayısız toplu mezarda bulunmuştur. Onların vücutları bizden farklı görünür.



Kuzey Amerika’da, 3.5 metreye kadar uzun insanların kemikleri ve mumyaları bulunmuştur. Geçen yüzyılın başında Amerikan Gazeteleri bu haberlerle doluydu.

Bu iskeletleri ekstra özel yapan şey ise bazen başka fiziksel farklılıkları vardı; halen mükemmel durumda olan iki sıra diş, el ve ayaklarda 6 parmak gibi. Genellikle bunlar Amerika boyunca, özellikle doğu sahilinde, höyük denilen toplu mezarlarda bulunuyordu. Sadece New England’da bunlardan 150 tane vardı.

Kızılderililer ile iletişimde olan araştırmacı James E. Vieira’nın onlardan öğrendiği ve Kızılderililerin sözlü kültüründen gelen bilgilere göre dev insanlar Kızılderililerden önce burada yaşıyordu ve Kızılderililer bu devlerin Atlantis soyundan olduğuna inanıyordu.

The Smithsonian Enstitüsü (Bir İluminati kurumu), neredeyse tüm kemik ve mumyaları aldı ve bunlar halka artık gösterilmiyor.


Bir’in yasasının çocukları

Altın Çağa ruhsal olarak yüksek derecede gelişmiş, kendilerine “Bir’in Yasasının Çocukları” diyen bir grup önderlik etti. “Bir’in Yasası” evrensel kanunların en önemlilerindendir ve herşey ayrı görünse de, gerçekte herşey bir bütünü oluşturur ve Yaratıcının bir parçasıdır anlamına gelir.

Anaerkil şekilde hareket eden “Bir’in Yasasının Çocukları”, yaklaşık 28,000 yıl önce, çoğunlukla felaket zincirleri ardından yokolmamış üç Atlantis adasından biri olan Poseida’da yaşamıştır. Diğer iki adaya Og ve Aryan deniyordu. Atlantis orta Atlantik yükseltisinde, kuzey güney hattında uzayan sualtı dağlarında, iki tektonik plakanın oluşturduğu fay hattında bulunuyordu. Dünyanın genişlemesi nedeniyle, bu fay hattında sürekli yeni kara ortaya çıkmaktadır.

Kibir bir iniş yaşayacak


Arı ırk dünya dışı varlıkların etkisi altına girer girmez, diğer medeniyetlere daha çok karışmaya başladı. Plato’ya göre, Kuzey Amerika’nın bazı bölümlerini ve Akdenizi yöneten, bir milyondan fazla insanlı bir ordu ve devasa bir donanma kurdular. Yoğun güneş enerjisi ile atomu nasıl parçalara ayırıp, bunlarla nasıl nükleer bomba yapabileceklerini öğrendiler. Bu daha sonra Asyadaki Yu imparatorluğunu yok etti. O zaman Yü’da(Şimdiki Pakistan) bulunan iki geniş şehir, Harappa ve Mohenjo-Daro bugün hala radyoaktiftir.

O zamanlara kadar her zaman harmoni içinde oldukları Doğa Anaya gittikçe daha az saygı gösterdiler. Genetik alandaki bilgilerini kullanarak kopyalama programları başlattılar ve adalarındaki kirli işlerini yapması için gelişmemiş köle bir ırk oluşturdular.

Ayrıca, insan ve hayvanları birleştirdiler; insan başlı at , deniz kızı/adamı(insan ve yunus), koca ayak (insan ve gorilla), ve yeti (insan ve ayı) geliştirdiler. Hayal ürünü ve efsane de olasa, bu hikayeler gerçeklere dayanmaktadır. Deniz kızları/adamları, koca ayak ve yeti bugün hala küçük gruplar halinde modern medeniyetlerden uzakta yaşamaktadır . Muz dahil pek çok sebze ve meyvenin olduğu gibi, çita ve panda gibi hayvanlar da çok çok uzun bir zaman önce yapılan genetik denemelerin ürünüdür.

Dünya üzerindeki çitaların neredeyse hepsi aynı DNA’ya sahiptir. Bu genelde memelilerde imkansızdır. Ancak bilimadamları buna bir “açıklama” bulmuştur ve bir noktada çok küçük bir çita nüfusu kaldığından bu duruma gelindiğini düşünmektedirler. Bu teori çita gibi yalnız yaşayan hayvanlar için büyük ölçüde geçersizdir ve bu durum tüm hayvan krallığında hiç de görülen bir durum değildir.

Gerçek şudur ki bu hayvan, Atlantisliler tarafından genetik işleme ile evcil hayvan olarak kullanılmak ya da avcılık için yaratılmış ve klonlanmıştır.


Dünyayı yönetme ve teknik üstünlüğe sahip olma arzuları yolunda, Ari ırkın’ın yozlaşmış liderleri (aryanlar) hile ile kristal enerji sisteminin kontrolünü “Birin Yasası Çocukları”nın elinden almayı başardı. Bu sistem barışçıl amaçlarla kullanılmak için kurulmuştu, Atlantis üzerinde duran kristal devasa bir uydu kullanıyordu. Sekiz kilometreden daha geniş çapı olan küresel obje dünya dışı varlıkların teknolojisi yardımıyla yapılmıştı ve gün boyunca yerdeki çeşitli enerji sistemlerini doğru şekilde besliyordu.

Bu uydu Asil Ari ırkın eline geçince, ne yazık ki, bunu öldürücü lazer yaratmak için kullandılar ve Asya ve Avrupa’da Atlantis egemenliğine direnen insanlara karşı kullandılar. Ne kadar, Atla-Ra da denilen, “Birin Yasasının Çocukları”nın gelişmiş rahip/bilim adamları Asil Ari Irkı kristal enerjiyi kötüye kullanmanın tehlikeleri karşısında uyarmış olsa da, uyarılar dikkate alınmadı. Sonuçta uyduya fazla yüklenildi ve çok fazla zaman geçmeden tüm sistem çöktü, bunu eşi görülmemiş felaketler ve patlamalar takip etti.


"Büyük kristal uydu termal ölüm ışını için kullanılmaya başladıktan bir iki ay sonra, fazla yüklenme oldu, bu yerçekimi karşıtı alanı zayıflattı ve devasa bir kuyrukluyıldız gücüyle düştü. Korkunç patlama Og’un büyük bölümünü yok etti ve Atlantik faylarının tektonik dengesini zayıflattı, alttaki tabakaların duman olmasına neden oldu. Büyük kristal uydu milyonlarca kristal parçaya bölündü, bu parçalar hala Atlantik okyanusunun derin oluklarını doldurmaktadır. Devasa toz ve duman bulutları güneşi engelledi. Deprem dalgaları ve tsunamiler adayı yok etti ve Asil Ari Irkın nüfusunun 2/3’ünden fazlasını süpürdü. Dakikalar içinde kalan güç kaynakları da nükleer bomba gücünde patladı.”- Başmelek Metatron, James Tyberonn kanalı ile

Dünyanın kabuğunun büyük hareketlerinin Atlantis’in batmasına neden olmasının bir bakıma kanıtı olarak, eski Bolivya şehri olan Tiahuanaco’nun önceden okyanus ile bağlantısının olduğunun araştırmacılarca kabul edilmesini gösterebiliriz. Bugün bu şehir 3950 metre yüksekliktedir!

Göç

Atlantis Lemurya gibi hemen batmadığı ve aylar süren birbirini takip eden felaketler zinciri ile battığından, yaklaşık 25 milyon yaşayanın büyük bir bölümü kaçmayı başardı. Bir grup Agarta ağından sığınma istedi (ve aldı) yeraltında yaşamaya başladı. Diğerleri Asya’nın doğusuna kadar, tüm dünyanın kıyılarına yerleşti. Bu, büyük sayılardaki Atlantis taş çemberlerini, taş gömütlerini, taşlar üzerindeki motifleri, mağara resimlerini ve Amerika, İrlanda, İngiltere, Akdeniz etrafında, Çinde ve Afrika’daki taş duvarları açıklar.

Atlantis’te yaşayan çeşitli halklar yıkımlardan sonra kendi yollarına gitmiş ve birbirleri ile bağlantı kurmak istememiş gibi görünüyor. Hangi grubun nereye gittiğini bulmak zor, ama bizim söyleyebileceğimiz, dünya dışı varlıklardan gelen Atlantis’liler ağırlıklı olarak Amerika’ya, belki de Agarta’ya gitmiştir. Güneybatı Amerikadaki Çeroki Kızılderilileri mesela her zaman kendilerinin Pleiadies’lilerden geldiklerini söylemişlerdir.

Asil Ari Irk büyük ihtimalle İngiliz Adalarına ve kuzey/batı Avrupa’ya gitmiştir. Buralarda yaşayan yerli halkın anlattığı efsanelere göre, bu gözalıcı mavi gözlü, sarı ya da kızıl saçlı insanların bazılarının gelişleri arasında onlarca yıl olduğu söylenmektedir. Belki de daha önce başka yerde yaşamaya çalışmışlar ya da yıllarca sahilden sahile dolaşmışlardır.

Bu ayrıca, Asil Ari Irkın esir olarak ve genetik tecrübelerde kullandıkları daha az gelişmiş insan ırkını da açıklamaktadır. İngiltere’de Fır Bölgleri denilenlerin anısı ve İrlanda göst ve goblin efsanelerini hala duyarız.

En son olarak, “Birin Yasasının Çocukları” en çok Akdeniz etrafına, Afrika’nın kuzeyine, Sümer’e ve önceden kurdukları Asya kolonilerine yayılmış görünüyor.

Ağır objeleri dünya dışı varlıklardan öğrendikleri bir teknik vasıtasıyla, ses ile kaldırabildikleri için, Atlantis’liler yapıları için devasa kayalar kullanmaktan hoşlanırdı. Bu onların gömütlerinin duvar ve tavanlarında, ayrıca taş çemberlerinde, taş gömütlerde, anıtlarda ve dev taş yataklarda tüm dünyada kendini gösterir. Ana bilim bunların başka insanlara ait olduğunu söyler. Sadece Batı Kafkaslarda, Karadeniz kenarında, 3000’den fazla taş gömüt vardır. Cezayir’in kuzeyinde de bunlardan binlercesi bulunmuştur.

İtalya Sardunya Adası

Rusya Kafkaslar

Ürdün

Portekiz

İspanya

İsrail

İrlanda

Güney Kore

Amerika Birleşik Devletleri

Danimarka

Malta Adası

Hindistan

Cezayir

İsveç

Hollanda

Fransa

Sadece Kuzey Amerika’da 200,000’den fazla antik piramit, “effigies” denilen resimler bulunmuştur. Ohio’daki yüzlerce metre uzunluktaki Yılanlı Höyük gibi. Genellikle topraktan yapılmıştır, çünkü orada Atlantis’te olduğundan çok daha az taş vardır. Mısır Giza piramitlerine ve Meksika’daki Teotihuacan’a benzerlik gösterirler ve gündönümleri, ekinoks, Ay takvimi gibi çeşitli astronomik olayları gösterirler. Missouri’deki Cahokia Höyüğü Giza Piramidi kadar büyüktür ve yüzlerce başka büyük höyükte olduğu gibi, 19. Yüzyılın sonunda Smithsonian Enstitüsü’nün emriyle büyük ölçüde kazılmıştır.

Bu yapıların Atlantis’teki teknik mükemmelliği kıtanın batmasının ardından takip eden yıllarda meydana gelen şiddetli felaketler nedeniyle pek kalmamıştır. Yağmurlar, depremler ve seller sonunda durduğunda, malzeme ve bu yapıların nasıl yapılacağını bilen mesleklerdeki kayıp o kadar büyüktü ki eski hayat standardını sağlamak erişilmez bir durum olmuştu. Ayrıca artık insanlar artık küçük gruplar halinde dolaşıyorlardı ve genelde zihinsel açıdan da iyi durumda değillerdi.

Ancak, grupta yeterli bilgi olunca, zaman zaman oldukça iyi bir seviyeye geldiler. Sesi kullanarak ağır kayaları kaldırmak ve onları üst üste koyma yetisi neredeyse tüm gruplarda kuşaklar boyunca kaybolmadı.

Aktif bir şekilde bilginin kaybı için çalışan dünya dışı varlıklar bu yetinin de zamanla kaybolmasına neden oldu. Hala fazla Atlantis kanı taşıyan Basklar, Mayalılar ve Tibetliler gibi insanlar bile bu teknolojiyi çok çok ender bilirler.




Stonehedge






Avebury

Gittikleri heryerde Atlantisliler taş çemberler yaptılar. Bu çemberler Dünyanın enerjisini (orgon) katalize eder, özellikle enerjinin en güçlü olduğu yerlerde: ley hatlarının kesiştiği yerlerde. Onları fırtınalardan ve diğer yıkıcı enerjilerden koruyabilecek yerler oluşturdular ki böylece iyileşip, meditasyon yapsınlar ve barışçıl bir şekilde ritüellerini yapabilsinler.

Büyük gruplar halinde batıda batan bir adadan botla gelen yetenekli müzisyen, mimar, denizci, doktor vb. insanların hikayesi İngiliz Adalarında anlatılır, mesela eski efsanelerde ve birkaç İrlanda romanında. Bunlar Nemedian, Fır Bölgesi ve Tuatha gibi isimlerle bilinir. İngiltere’nin güneyinde bu insanlar başka şeylerin yanında Stonehedge ve Avebury gibi ünlü taş çemberlerini bir ley hattı üzerinde yapmıştır. (Yukarıdaki resimler)

Aynı hatta, Stonehedge ve Avebury arasında Milk Hill (Aşağıdaki fotoğraf) vardır. Bu tepe İngiltere’de çok önce yapılmış beyaz at resimlerini barındırır. Makedonyalı dünya dışı varlıklar ile kontak kurmuş araştırmacı Pane Andov’a göre, bu işaretlerin altında hala çalışan Atlantis malzemelerinin bulunduğu devasa odalar var.

Ekin çemberlerinin, ki bazıları ok işaretine benziyor, son birkaç yıldır bu noktaların yakınında belirmesinin sebebi bu olabilir mi?



Milk Hill’de yıllar içinde oluşan ekin çemberleri

Mısır

“Birin Yasasının Çocukları”ndan pek çok grup, bir Atlantis kolonisinin de bulunduğu, kuzey Mısır’a gitmiştir. Asyalı Yü ve Libya/Mısır İmparatorluğu (O zamanlar uzun bir süredir firavunlar tarafından yönetilmiyorlardı ) gibi, başka medeniyetler ticaretin yanında, Altın Çağ esnasında Atlantis’lilerin kısa ve uzun periyotlarla kaldığı, dünyanın çeşitli yerlerinde koloniler oluşturulmuştu. Bazen bu kalış Atlantis kıtasını devamlı etkileyen yüksek volkanik ve sismik aktivite nedeniyle gerekliydi.

Piramitler inşa etmeye istekleri, başka şeylerin yanında, Bosna’daki Piramit Vadisi ve Meksika’daki Teotihuacan’daki güzel piramit komplekslerinin inşasına neden oldu. ABD’de Arkansas’ta, Brezilya’da, ve Tibet’te de koloniler vardı. Buralarda kristaller geliştiriliyordu, örneğin, hızlandırıcı bir süreçle magma alınıp, yüksek basınç altında soğutularak. Bu uzak yerlere seyahat için, boyutlararası tüneller gibi yüksek teknolojiler için kullanılıyordu.

Felaketler başlamadan kısa bir zaman önce, Mısır’daki Atlantis’liler Gize platosunu tamamlamıştı, ki bunlar daha sonra onların en büyük sanat eserleri olacaktı. Bu lokasyon yıllarca yapılan bir hazırlık sonucu seçilmişti ve zaten orada olan Sfenks ile uyum içinde idi. Piramitlerin dizaynı ve inşası Ra ve Hermes Trismegistus’un (Thoth) işi gibi gözüküyor. Bunlar normal insanlar değildi. Ruhları öyle gelişmişti ki boyutlararası seyahat edebiliyorlardı. Bedenli olabiliyorlar ya da tamamen bilinç haline geçebiliyorlardı. Lemurya ve Atlantis’te kılavuz ya da yüksek rahip rolünü oynamışlardır. Çok boyutlu varlık olmaları normal insanların ulaşamadığı bilgiyi kullanmalarını sağlıyordu. Bu da piramitlerin olağanüstü, çok fonksiyonlu makinalar olmasını sağladı. Hatta geleceğin dört pusula noktaları dizaynın içinde düşünülmüştü, ki bu da Dünyanın ekseninin eğiminin değişmesinden sonra ortaya çıktı.



Atlantis zamanı Gize platosu (temsili)

Atlantisliler, kendilerine taktıkları isimle “Yılan İnsanları” Gize piramit kompleksini tamamladıklarında, şimdikinden çok farklı görünüyordu. Muhtemelen yukarıdaki resme hiç benzemiyordu. Edgar Cayce’ye göre o zamanlar çok verimli bir alandı. Ama kesin olan piramitler kalker ile kaplı ve tepesinde bakır, pirinç ve altın alaşımı vardı. Nil Nehri’de başka bir rotayı takip ediyordu, ki bu da ihtiyaçtan fazla su olduğu anlamına geliyor. Su Büyük Piramitin altından geçitlerden geçiyordu. İnisiyasyonların yapıldığı yer olmasından başka, piramit, güneş ışığı ve ses dalgaları yardımıyla, yükselen suyun moleküllerini oksijen ve hidrojene ayıran zeki bir obje idi. Bu tüm bölgenin bedava enerjiden yararlanabildiği anlamına geliyordu.

Cayce’ye ve başka kaynaklara göre, Atlantisli “Birin Yasasının Çocukları” bu imparatorlukta tarihlerinin A’dan Z’ye anlatıldığı çeşitli arşivler inşa etmiştir. Bir tanesi Yukatan’da (Meksika/Belize), bir tanesi Bimini’de (Bahamalar) ve biri Mısır’da idi. Mısır’daki Sfenks ile Büyük Piramit arasında küçük bir piramitte idi ve öyle bir inşa edilmişti ki insanoğlu ruhsal olarak ancak bu bilgiyi doğru şekilde kullanabileceği belli bir düzeye ulaştığında bulunabilecekti. Atlantis’lilerin enerji ve titreşimi fantastik şekilde kontrolleri göz önüne alındığında, büyük ihtimalle bu arşiv, ancak kollektif bilincimiz yeterli derecede arttığında bize erişilebilir olacak. Pek çok işaret bu zamanın yakın olduğunu gösteriyor.




Günümüzde Mısır, Gize deki piramitler kompleksi

Bir çağın sonu


Felaketlerden sonra, Mısır’daki Atlantis’liler yüksek yaşam standartlarında yaşamaya uzun bir süre devam ettiler. Ancak dolaşanların gelip gitmesi, bazen düşmanca olanlar, kabileler, işlerini bozmaya çalışan negatif dünya dışı varlıkların arka planda olmaya devam etmesi, sürekli olarak ses yaparak ve zarara neden olarak sallanmaya devam eden Dünya yaşamını zorlaştırdı.

Buna ek olarak elektrik üretimi eskisi kadar iyi çalışmıyordu, çünkü felaketler atmosferde çok fazla toza neden oluyordu ve daha az Güneş ışığı alıyorlardu. Bu da daha az hasat yapılmasına neden oluyor ve bazen hastalık ve açlığa yol açıyordu. Medeniyetlerini tekrar kurmayı denedikleri her sefer, zekalarının bir kısmını kaybettiler. Gittikçe diğer insanlara daha çok karıştılar ve kültürleri diğer insanlarla aynı seviyelere düştü. Aynısı Kuzey Amerika’dakilere ve diğer kolonilere de oldu. Bir zamanlar çok büyük olan Atlantis artık tamamiyle yok oldu.
Işık, bereket odası İndiana, ABD

Kendi kıtalarını kaybettikten sonra, Atlantis’liler Dünyaya yayıldı, özellikle de etraftaki takım kıtaların kıyılarına. İşaretlerini mezarlar üstüne inşa ettikleri tepeler ve taş gömütler ile bıraktılar. Mezarları üzerine inşa ettikleri yapıların altında her zaman mezar olmuyordu. Bunlar şamanların ve diğerlerinin sakin bir şekilde meditasyon yapabileceği, vücutlarınlarından ruhları ile ayrılabileceği yerler olarak da kullanılıyordu. Bunu yapabilmek için “üçüncü göz” de denilen, epifiz bezinin aktive edilmesi gerekiyordu, bu da tam karanlık ve sessizlikte gerçekleşebiliyordu.

Edgar Cayce’ye göre, Atlantis’liler bunlardan ana kıtalarında bulunan Atlas kutsal dağına benzettikleri bu kutsal yerlerden tepeler yaptılar. Bu dağ halen mevcuttur ve Pico ismi ile bilinir. Azor adasındadır.

Büyük ölçüde bu yapılar gündönümü ve ekinoks gibi kutsal olaylar ile uyumlu idi. Yukarıdaki resimler ABD’de Indiana’daki Goshen Odasını göstermektedir. Güneş ışığının odaya gelişi öyle bir ayarlanmıştır ki, ışık arka duvara sadece ekinokslarda düşer (Resimde 20 Mart Bahar ekinoksu). Aynı şey, Atlantik Okyanusunun öbür ucunda, İrlanda’daki Newgrange de, gömüt olarak kullanılan benzer yapılarda da olur.


Büyük tufan öncesi dünya


Atlantis İmparatorluğunun düşüşünden sonra, dünyanın yönetimini ellerine alan negatif dünya dışı varlıklar, Atlantis’i hatırlatacak herşeyi ortadan kaldırmaya çalıştılar. Tabi ki bu açıkça yapılmadı. Kontrollerindeki gizli toplumları kullandılar. Bunların sonuçları arasında; Roma İmparatorluğunu, sömürgeciliği, Kamboçyadaki Pol Pot rejimini, Nazi’yi sayabiliriz.

Özellikle Amerika’nın bulunması ve sistematik bir şekilde Kuzey ve Güney Amerika’da yaşayan Atlantis’lilerin torunları olan onlarca milyon insanı yok etmeleri, Dünya tarihi ile uyum içinde olan bir soykırım programıdır.

Bazı izlerin silinmesi kolay değildi, Atlantis’lilerin Rh (-) kan grubu gibi, 0 kan grubu, kırmızı ve sarı saçları ve kullandıkları dil gibi. Örneğin, Brezilya’da Amazon’daki yerli kabilelerin kullandıkları Tupi Guarani denilen dil, Fransa ve İspanya’daki Baskların dillerine büyük benzerlikler göstermektedir. Kuzey Afrika’ya yerleşen Atlantis’liler, oradaki dağları Atlas’taki kendi dağlarının isimleri ile adlandırmışlardır. Hatta Berberler denilen torunlarının bazı kelimeleri, mesela Baskların kelimeleri ile aynıdır. Aynı şey Kuzey Amerika’daki Siyu Kızılderili Kabilesi, Guatemala yerlileri ve Kanarya Adalarında İspanyollar tarafında yok edilen Gaunches denilen esas yerliler için de geçerlidir.

Dünyada değişik yerlerinde pek çok gömme ritüeli de benzerlikler gösterir. Atlantis’te olduğu gibi, vücutların cenin şeklinde mumyalanması (Kanarya Adalarında, Peru ve Mısır’da olduğu gibi) ve hardal kırmızı renkler kullanılması buralarda belirgindir.

Doğadaki anılar

Pek çok memeli hayvanın kollektif bilincinde Atlantis hala vardır. Fırtına kuşu gibi göç eden kuşlar vardır mesela, hala Atlantis’in su üstünde bulunduğu yere her yıl uçarlar. Sanki burada konacak biryerler olduğunu biliyorlarmış gibi burada uzun bir süre daireler çizerler.

Catopsilia denilen bir de kelebek türü vardır. Her yıl seferleri için Fransız Güyanasını terkederler. Muhtemelen bilinçaltları hala denizde uzakta nektar dolu çiçeklerin görülmemiş bollukta olduğu bir ada olduğuna dair bir anı taşımaktadır.

Ancak buraya vardıklarında hiçbirşey bulamazlar, yollarını kaybederler. Bir süre daha kanat çırptıktan sonra, yorgunluk ile tükenirler ve birer birer dalgalar üzerinde ölürler.



Ressamlar ve şarkı sözü yazarları Atlantis’i eserlerinde su altında olmasa yaşanabilir bir yer gibi tasvir ederler. Ancak yıkım bundan çok daha fazlaydı. Apaçi kabilesinden Şef Aşa Delugio eski atalarının ülkesinin düşüşünü şöyle tasvir eder: “Ateş tanrısı mağaralarda bir çığlık ile dolaştı ve kurtun tavşanı salladığı gibi karayı salladı.”

Sadece çok güçlü ve depreme dayanıklı piramitler yıkımlara dayanabildi.


Okuma tavsiyeleri

Kanallik yapanlara göre, Atlantis’in düşüşünü tecrübe eden pek çok insan şimdi dünyada enkarne olmuştur. Bu şekilde tüm karmalarını çözmekte ve yeni çağı şimdi düzgün bir şekilde getirme şansına sahip olmaktadırlar.

Eski bir Atlantisli olarak Shirley Andrews’u sayabiliriz. Bu makaleyi yazarken araştırmalarımızda çeşitli kitaplara başvurmuş olsak da, kendisinin “Atlantis: Kaybolan Medeniyetten Bilgiler” kitabı öne çıkmıştır. Özellikle kendisi bilgi toplarken hiçbir kaynağı eksik saymamıştır. Birçok Atlantis’linin günlük hayatını detayları ile anlatan, Edgar Cayce’nin kanal bilgisi gibi.

Bu nedenle bu sayfayı kitabından bir alıntı ile bitirmek istiyoruz:

"Çok uzun zaman önce yaşamış olsalar da, Atlantisliler bize benziyordu: Bizim kadar zekiydiler, gülüyor ve kahkaha atıyorlardı, seviyorlardı, tükeniyor, kızıyor, ya da bir amaç uğrunda uğraşıyorlardı. Sayıyor, hesap yapıyor, tahminde bulunuyor, plan yapıyorlar, ve geçmiş, şu an ve gelecek hakkında düşünüyorlardı.
[...]
28,000 yıl önceki yıkımdan sonra Atlantis’te yaşayan insanlar, binlerce yıl dengeli ve uyumlu bir medeniyetin korunması için çalıştı. Kendileri ve daha yüksek spiritüel bir düzen ve din arasındaki ilişkiyi, ve eylemlerinde güzel doğayı korumanın herşeyin merkezinde olduğunu biliyorlardı. Günlük ihtiyaçlarını karşılamak için günde sadece birkaç saate ihtiyaç duydukları noktaya geldiklerinde, kendilerini sevgi ile birbirlerine eşlik edip hoş zaman geçirmeye ya da Dünyadaki rolleri ve evrendeki pozisyonları hakkında düşünmeye adadılar…”




Azor Adalarında Gün Batımı

No comments:

Post a Comment